IŞİD ve arkasındaki ilişkileri- Servet Tosun
Sahneye ilk olarak IŞİD (Irak Şam İslam Devleti) adıyla çikan, daha sonra ismini kısaltarak ID yani İslam Devleti ne dönüştüren ve insanlık dışı saldırılarıyla tüm dünyayı dehşete düşüren bu örgüt, bölgesel ve uluslararası ilişklileri, hedefleri, saldırı yöntemleri ve finans bağlantılarıyla ifşa edilmeye muhtaçtır. Bu örgütün son dönemlerde saldırılarını Kürtler üzerinde yoğunlaştırmışolmasından ötürü, özellikle Kürtler tarafından iyi tanınması zaruridir. Kürtler ancak bu şekilde bölgesel ve uluslararası aktörlerin kendileri hakkındaki acendalarını anlamış olacaklardır.
Son birkaç haftadır, hem dünya basınında hem de yerel kaynaklarda, bu barbarik örgütün bazı gruplar ve devletler tarafından kollandığına dair ciddi iddialar ortaya atıldı ve Türkiye, bu iddialardan en çok nasibini alan devlet olarak karşımıza çıktı. Gerek gazete ve televizyonlarda gerekse sosyal medyada IŞİD çetelerinin, Türkiye deki hava alanlarını, sınır kapılarını, kampları, otelleri çekincesizce kullanmaktan geri kalmadıklarına dair bir cok haber yayinlandi. En son, Columbia Üniversitesi Bariş İnşaası ve İnsan Hakları Bölüm Başkanı David Phillips “Neden Türkiye Irak taki İslam Devleti Savaşcılarını Destekliyor?” başlıklı makalesinde Türk Devleti nin İHH’yı (İnsan Hak ve Hürriyetleri ve İnsani Yardım Vakfı) paravan olarak kullandığını ve bu kuruluşun yardım yollama adı altında tırlarla IŞİD’e silah sevkiyatında bulunduğunu, IŞİD örgütünün yaralılarının Türk ambulansları vasıtasıyla Türkiye ye getirilip tedavi edildiğini ve bunlarla ilgili delillerin mevcut olduğunu belirtiyor. Bu iddiaları son donemde hem CHP hem MHP hem de HDP li milletvekilleri de dile getiriyor ancak hükumetten bu konuda tatmin edici yanıtlar alınamıyor.
Türkiye dışında, diğer iki bölge ülkesi Suudi Arabistan ve Katarında bu örgütün gelişip büyümesinde hem yardımcı hem kollayıcı rol oynadıklarından bahsediliyor.
Özellikle Suudi Arabistan’ın Şia karşıtlığı çerçevesinde IŞİD e maddi ve manevi destek sağladığı bubağlamda uzun zamandır Maliki hükumetinin dışladığı sünni aşiretlerin IŞİD e kapılarını açmasına öncülük ettiği tartışılıyor. Patrick Cockburn The Indepenent te yayınlanan “Irak Krizi:Suudi Arabistan ISID in Irak ın Kuzeyini Almasına Nasıl Yardım Etti” baslikli makalesinde bu konuya değiniyor. Cockburn, bir dönem Suudi Arabistan’ın Washington büyükelçiliğini yapmış ve kısa bir süre öncesine kadar Suudi’lerin istihbarat şefliğini de yürütmüşolan Prens Bandar Bin Sultan a dayanarak, Suudi Arabistan ve Katar daki bazı kişilerin IŞİD e Irak taki sünni bölgelere sızmaları ve güç toplamaları için büyük miktarlarda parasal destek verdiklerinin ve bu ülkelerin devlet birimlerinin bunlara bilinçli bir şekilde göz yumduğunun delillerle sabit olduğunu belirtiyor. Yani Suudilerin ve Katar ın rolü ile ilgili iddialar bizzat kendi içlerinden gelen bir kaynakça deşifre edilmiş oluyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin ise, bölge ülkelerinden farklı olarak, bu örgütün gelişmesini görmezden geleme yoluyla bir destek sağladığı şeklinde iddialar mevcut. Nitekim ABD başkani Barak Obama, IŞİD’e yönelik gerçekleştirilen hava saldırısından sonra, yaptığı basın açıklamasında IŞİD’in daha Musul’u işgal etmeden önce kendi ekibi tarafından dikkatle izlendiğini, bu örgüte katılmak için gelen yabancımilitanlardan haberdar olduklarını bunun için gerek Irak taki stratejik altyapı ve savunma sistemlerinin gerekse Irak dışındaki Batı veya Amerikan hedeflerinin olası bir saldırıya ugramaması için anti terörizm ünitelerinin hazırlandığını belirtiyor. Aynı toplantıda IŞİD’in saldırılarından ziyade uzun uzadıya Jrak ın bütünlüğü ve Maliki hükumetinin hatalarından bahsetmeyi yeğleyen Obama: “Bana bu iş ne kadar zamanda biter diye soracak olursanız, ben Irak hükumetinin ne kadar zamanda kurulacagına baglı derim” diyerek kendi pozisyonunubir kez daha ortaya koymuşoluyor.
Shawn Helton 7 Temmuz tarihinde yani Obama’nın gerçekleştirdiği basın toplantısından bir ay önce“IŞİD ve Halife Gemisi: Batının ‘Rejim Değişikliği’ Yeni Marka Bir Terörle Kitleleri Yerlerinden Ediyor” adlı makalesi bizde, Obama’nın dillendirdiği bu tutumun aslında bir devlet politikası olduğu algısına yol açıyor. Helton” Sanki IŞID finansal olarak körfez ülkeleri ve Amerika ile ilişikli olan kesimler tarafından desteklenmemişve sanki kara giysili katillerin yaptıkları Maliki nin liderlik sorunundan daha önemsizmiş gibi davranılıyor” diyerek bu ironiye dikkatleri çekiyor.
Rusya’da, öte yandan, bir şekilde bu gelişmelerden kendisine fayda çıkarabiliyor. Kafkas kökenli radikallerin IŞİD tarafından cezbedilmiş olmasından ve kendi topraklarının dışına çekilmesinden ziyadesiyle memnun olmuş görünüyor. Aslında bu nokta ,sadece Rusya’nın değil birçok batı ülkesinin ve özellikle Amerika’nın çıkarlarıyla örtüşen yeni bir durum ortaya çıkarıyor ki bu gözden kaçırılmaması gereken bir olgudur. Öyle ki dünyanın birçok bölgesinde birer serseri mayın gibi dolaşan ve merkezi bir otoriteden yoksun olan El Kaide sempatizanları IŞİD eliyle bir merkezde toplanmış oluyor. Bu, hem göz önünde ve bir arada olmaları hem de bir şekilde iktidar, finans ve ganimetler ile taniştırılmalarıyoluyla daha kolay bir şekilde denetlenmelerine ve genel sisteme dahil edilmelerine yarıyor. Böylelikle Rusya nın Kafkasya’daki, Amerikanın ise dünyanın diğer bir çok bölgesindeki çıkarları bu tarz radikal yapıların tehdidinden yalıtılmışoluyor. Dikkat edilirse IŞİD başıboş bir guruhtan ziyade iktidar elde etmeyi düşleyen bir hevesle hareket ediyor. Yani saldırılarında nokta hedefleri seçiyor; enerji yataklarını, petrol boru hatlarını, sınır kapılarını, barajları, stratejik noktalardaki köy ve şehirleri ele geçirmeye çalışıyor.
IŞİD Eliyle Kürtleri Terbiye Etme-2
Günlerdir yazilip çizilenleri alt alta topladıgımızda her ne kadar IŞİD, vahşetiyle tepki topluyorsada varoluşuyla birçok yerel ve uluslararası güce stratejik fayda sağlıyormuş gibi duruyor. Buradan Kürt kazanımlarının ve yaşamının hedef seçilmesiyle bir bağlantı kurmamız gerekirse; bölge aktörlerinin ve uluslararasi güçlerin Kürtler ile nerede uyuştuklarina ve nerede ters düştüklerine bakmamız gerekiyor. 1855 ile 1858 yıllari arasında Britanya nın başbakanlığını yapmış olan John Palmerston un; “ Britanya nın ebedi dostaları yoktur, daimi düşmanları da yoktur, Britanya nın ebedi ve daimi çıkarları vardır ve bizim gözetmemiz gereken çıkarlarımızdır” sözü dünya siyasetini ve devletlerin tutumlarını en iyi şekilde özetliyor. Bu anlamda daKürtler in mağduriyetçi sızlanmalardan ziyade pragmatist çözümlemeler yapmalari önem kazanıyor.
Dünya siyasetindeki bu gerçekliği en iyi kavrayan Kürt hareketinin, PKK olduğu göze çarpıyor. PKK Yürütme Konseyi Üyesi Murat Karayılan IŞID in saldırıları ile ilgili demecinde, bu saldırıların arka planının iyi irdelenmesi gerektiğini belirtiyor ve şöyle bir tesbitte bulunuyor; “IŞİD in özellikle Musul üzerinde geliştirdiği bu saldırısını herkes izledi. Hegemonik güçlerin bundan haberdar olmaması mümkün değildir. İstihbaratları yetkindir, teknolojileri güçlüdür. Yani her şeyi değerlendiriyorlar. Ama IŞİD saldırılarına karşı sessiz kaldılar.” Bu son derece yerinde bir tesbittir ve bu açıklama, meselenin PKK açısından anlaşılmış olduğunu gösteriyor. Bu noktada devletlerin kendi çıkarlarını gözetmelerini doğal kabul edip, davranışlarına yakından bakmak ve halkların beklediklerinden farkli refleksler göstermelerini normal karşılamak gerekiyor.
Ancak devletlerin kendi çıkarlarını gözetmesi ile direkt düşmanlık yapmaları arasındaki farkı da iyi okumakta yarar vardır. Bu baglamda Türkiye nın yahut İran ın Kürtlere yaklaşımı ile Amerika nın yaklaşımı arasında belirgin bir farkın mevcut olduğu göze çarpıyor.
Amerika kendi çıkarları gereği Irak ın mümkün olduğunca uzun bir süre üc bölgeden oluşan tek bir devlet olmasını istiyor ve bunu sıklıkla vurguluyor. Bu bağlamda Güney Kürdistan ın Türkiye ile yakın ilişkiler geliştirmesinden ve özellikle petrol satışında kendisinin by pass edilmesinden büyük rahatsızlık duyuyor. Biraz geriye doğru gidecek olursak; Amerika’nın Irak’ı işgalinden sonra kurulan DFI (Development Fund of Iraq) Irak petrollerinin satışı ve uluslararası sözleşmeleri kontrol eden bir kurum olarak, bunun yanında kurulan TBI (Irak Ticaret Bankasi) nında Irak petrollerinin işlem göreceği banka olarak belirlendiğini görürüz. Bu yapılar ile bütün Irak’ın-ki buna Kurdistan da dahil- petrol gelirlerinin DFI ya yatırılmasına ve bunların kontrolünün de JP Morgan Chase New York a verilmesine karar verildiğine rastlıyoruz. International Petroleum Exchange in eski başkanı Chris Cook “Kürt Petrolü ve Değer Boşluğu” adlı makalesinde J. Millard Burr u referans göstererek Kürt petrolünün TBI ve JP Morgan Chase’i by pass edip Türkiye üzerinden pazarlanmasının hem Amerikan hükumetini ve Bagdat’i hem de Birleşmiş Milletler Bürokrasisini son derece rahatsız ettiğini söylüyor. Cook, Amerikan devlet bürokrasisinin (The US State Department) uzun zamandan beri sanki JP Morgan Chase in bir uzantısı gibi bir işlev gördügünü bu yüzden Kürt petrollerinden elde edilecek gelirilerin kaderinin bu kesimi çok yakından ilgilendirdigini belirtiyor.
Bu bağlamda Güney Kürdistan Hükumetihem Irak merkezi hükumeti ile yollarını ayırarak, hem Türkiye ile çok fazla ilişki geliştirerek, hem Petrol satışında Amerika yı bypass ederekhem de Referandum a gideceğini açıklayarak Amerika ya rağmen Amerika ile gerilimli bir siyaset yürütmüs oluyor.Durum böyle olunca Amerika’nın IŞID e müdahale etmede aceleci davranmaması ve sonrasında Barack Obama nın yaptığı açıklamalara baktığımızda, Amerika nın, halen bölgedeki en etkin oyun kurucu yada değişitirici olduğunu hatırlatmak istediğini sonucu ortaya çıkıyor. Nitekim Obama Amerika nın IŞİD e karşı gerçekleştirdiği hava saldırısının Erbildeki Amerikan diplomatları ve askeri personeli korumayı hedeflediğini, bunun yanında insani yardım amacı güttügünü belirtiyor. Kendilerinin, Irak lılar- tabiiki Kürtler- için bir savaşa girişmeyeceklerini ve eğer Irak lılar-Kürtler de buna dahil- birlikte bir hükumet kurarlarsa IŞİD e karşı daha iyi savaşabileceklerinisöyleyerek herkesi, kendisinin savunduğu, Irak ın bütünlügü çizgisine çekmek istediği mesaji vermiş oluyor.
Birçok itirazı gerektirsede Amerika nın kendi çıkarları doğrultusunda Kürtler i hizaya çekmeye çalısması, daha öncede belirttiğimiz gibi, ahlaken savunulamazsada, bir “devlet refleksi” anlamında anlaşılırdır. Asıl anlaşılır olmayan; bir yandan Güney Kürdistan da yatırımları 1 milyar doları aşmış, yıllık ihracati 10 milyar doları bulmuş, Kürdistan petrolünü dünyaya pazarlamaya talip olmuş ote yandan, Kuzey Kürdistan da on yıllardır mücadele yürüten PKK nin lideri Abdullah Öcalan ile “tarihi” denecek bir bariş anlaşmasının arefesine gelmiş olan bir Türkiye’nin, pervasızca IŞİD’i desteklemesi, silahlandırması, eğitimine katkıda bulunması, hastahanelerini, devlet kurumlarını açması ve bunu Kürtlerin gözünün içine baka baka yapmasıdır. Bu, cıkarlarını gözeten “devlet refleksi” ile izah edilebilecek bir durum değildir. Bu apaçık bir düşman tutumudur ve en sert şekliyle deşifre edilip tepki gösterilmesi bütün Kürtler açısından hayati derecede önemlidir.Palmerston un söylediği gibi, Dünya siyaset sahnesinde kimsenin dosta yahut kardeşe ihtiyaci yoktur, ihtiyaç duyulan ülkelerin veya grupların çıkarlarının örtüşmesidir. Böyle olunca, Türkiye nin bu yaptıkları, zaten yüzyıllardır örtüşemeyen Kürt Türk çıkarlarının böyle giderse ebediyen örtüşemeyeceği anlamını doğuruyor ve bunun da kimseye faydası olmayacağı açıktır.

No comments