Ortadoğu’da kaos aralığı ve Kürdün direnişi
JEHAT BERTİ/ MAXMUR-Kozmos içinde var olmaya alışmış insanlar için kaos korkunç bir şeydir. Mevcut toplumsal sistemler ve onların inşa ettiği algı alışkanlıkları öyle kapalıdır ki, doğanın en doğal hali olan kendiliğinden kaotik durumları anlama cesaretine bile sahip değildirler. Oysa statik olan varoluş biçimi, zamanın ve mekânın inkârı demektir. Varoluş, mekânın paramparça olup herşeyin hızla hareket ederek farklılık içinde yeni formlara dönüşmenin muhteşem güzelliğinde anlam bulur. Nitekim mevcut kozmos, statik olan yoğunlaşmış bir enerjinin patlayarak yeni varoluş formlarında sürekli değişiminden ibarettir. Bing-bang olmasaydı kozmos olmazdı. Peki, gerçek kozmos, sürekli bir değişim halinde olan hakikatiyle kaosun dışında bir gerçek midir? İnsan algısında alışık düşünme biçimleri kaosu ve kozmosu gerçekten doğru algılayıp anlamlandırabiliyor mu? Koca kozmosun her hangi bir yerinde, her hangi bir güneş sisteminde, her hangi bir gezegende, her hangi bir coğrafyada Yukarı Mezopotamya’nın bereketli topraklarından doğup Basra körfezine akan Dicle nehrinin çölle buluştuğu yerdeki Maxmur (Makhmour) adlı küçük bir kasabanın yanı başındaki bir mülteci kampının evrensel kaos ve kozmosta ifade ettiği anlam nedir?Nietzsche’nin kozmik bakışında Maxmur, kozmosta hiçlik, kaosta bütün varoluşların kaynağı ve kendisidir.
Son dönemlerde Ortadoğu’da iyice derinleşip gerçek bir sistemsel ve toplumsal kaosa dönüşen kriz hali herşeyi o kadar kuantumik bir parçalanmaya uğratıyor ki, buradaki durumu günlük yaşamın gözlem diliyle ifade etmek adeta imkânsız hale geliyor. Zağrosların sürekli kar kaplı zirvelerinden çölün kıyısındaki Maxmur mülteci kampının arka sırtlarındaki kızgın taşlarında mevzilenen gerilla için taşınan kalıp kalıp buzlar, mucizenin ta kendisi gibi geliyor. Getirilen buz kalıpları parçalanıp kovalara konuluyor, içine pet şişelerdeki sular ve meşrubatlar yatırılıyor. Kızgın güneşin altında hızla eriyen buz, ısısını sulara ve meşrubatlara aktararak sıvılaşıyor önce. Buz kalıplarında iyice soğuyan içecekler hızla içilip tüketilirken buzdan geriye önce soğuk sular kalıyor. Bir süre sonra bu sular elli dereceyi aşan kızgın güneş altında yavaş yavaş buharlaşmaya başlıyor. Çöl ikliminde katı buz kalıplarının çözülüp buharlaşması belki de Ortadoğu’yu en iyi ifade eden metafor oluyor. Şu anda Ortadoğu’da beş bin yıldır toplumu kuşatarak adeta bir buzlukta dondurulmuş kütleye çeviren bütün toplumsal ve düşünsel sistemler ve bunlara bağlı algı alışkanlıkları hızla çözülüp buharlaşıyor. Bu anlamda Ortadoğu’da herşeyi buharlaştıran bir kaos durumunun yaşandığını rahatlıkla belirtebiliriz.
Maxmur denilen o küçük mülteci kampının arkasındaki tepelerde sadece Ortadoğu’nun değil, mevcut egemenlikli iktidar güçlerinin bütün versiyonları kadar, bunlara direnen bütün toplumsal dinamikleri bir arada görmek mümkün hale geliyor. Özünde mevcut kapitalist sistemin yaratımı ve beslemesi olan ISIS çeteleri, tepenin altındaki küçük Maxmur kasabası ve yanı başındaki küçük mülteci kampını işgal etmiş ve talan ediyorlar. Tepelerdeki en ön mevzilerde Kandil dağlarından gelen gerillalar bu talancı çeteleri sürekli ateş altında tutuyorlar. Mevzilerin arka taraflarındaki vadilerde PUK, Goran ve KDP peşmergeleri tedirgin bir biçimde bekleyiş halindeler. Maxmur’dan tepelere doğru kısa aralıklarla top atışları yapılıyor. Kasabaya hakim noktalara yerleşmiş gerillalar kamptaki hareketleri yirmi dört saat izleyip kendi geliştirdikleri ve ‘Zağros’ adını verdikleri uzun menzilli, dağda üretilmiş suikast silahlarıyla ateş altında tutuyor. Gökyüzünde bir yakınlaşıp bir uzaklaşan mekanik sesler, Amerikan keşif uşaklarının tepemizde olduğunun işareti oluyor. Çölün en uzak ufkunda parlayıp sönen ışıklar ve sarsıntısı bu tepelerden bile hissedilen patlamalar, Bağdat hükümetine ait uçakların bombardımanını haber veriyor. Maxmur sırtlarında Mezopotamya’nın neredeyse bütün coğrafyasından kopup gelmiş her renkten, yaştan, cinsten ve sınıftan savaşçılar kasabadaki ve mülteci kampındaki talancı güçleri dikkatle izliyor.
Kim bu aşağıdakiler? Son birkaç yıldır başta Rojava Kürdistan’ı, Suriye ve Irak ile Güney Kürdistan’ı büyük bir şiddet ve vahşet sarmalına çeken ISIS adlı bir çete grubu Maxmur’a kadar gelip dayanmış. Maxmur dediğimiz yer Kerkük, Musul, Hewlêr ve Süleymaniye gibi Güney Kürdistan’ın belli bağlı şehirlerinin tam orta yerinde bulunan bir kasaba ve bölgedir. ISIS denilen çetelerin Maxmur’u işgal ve talanı 5 Ağustos’ta başlayıp 10 Ağustos’ta PKK gerillalarının ve Maxmur milis güçlerinin öncülüğündeki birleşik Kürdistani güçler tepelerden kendilerini Maxmur’a bırakmaya başlıyor. Çeteler ciddi bir direniş göstermeden kampı ve kasabayı hızla terk ediyorlar. Arkalarında kendi cenazeleri, silahlandırılmış araçları, cephaneleri ve kurmaya fırsat bulamadıkları mayın tuzaklarını bırakarak çölün Dicle yönüne geri çekiliyorlar. Gerillalarla beraber kontrollü bir biçimde Maxmur mülteci kampına giriyoruz. Olası tuzaklara karşı patlayıcı uzmanı gerilla birimleri ön kontrolleri yaparken, yamaçlardaki suikastçı gerillalar olası pusulara karşı kampı sürekli gözlem altında tutuyorlar. Küçük birimlere ayrılan gerilla ve milis grupları mahalle mahalle, sokak sokak, ev ev, oda oda kampı kontrol edip denetim altına alıyor. Kaçmaya fırsat bulamamış yaralı bir çete üyesi, etrafına birkaç el ateş ettikten sonra etkisiz hale getiriliyor suikastçı gerillalar tarafından.
ISIS denilen çetelerin dünyanın dört bir tarafından gelen ‘cihad savaşçıları’ olduğu iddiası Maxmur’da karşımıza çıkan manzarayla yerle bir oluyor. Bu çetelerin girdikleri evlerde yarattıkları manzara, onların gerçeğini gözler önüne seriyor. Kapıları kırarak girdikleri yerleri dağıtıp para, altın ve taşınabilir vb. değerli eşyalar alınmış, ele geçirdiklerini valizlere koyup götürmek için hazırlamışlar. Gerilla baskınında çalmaya hazırlandıkları birçok şeyi götürmeye fırsat bulamadan kaçmışlar. Karşımızdaki manzara, bir savaşçı, hele hele kutsal bir davanın militanlarından ziyade, aceleyle evi terk etmiş bir hırsızdan geriye kalan izlere işaret ediyor. Öldürülen çetelerin içinde Arap’ından tutalım Kürdüne, Türküne, Çeçen’inden tutalım Afganlısından, Avrupa ve Amerika vatandaşlarına kadar adeta evrensel bir hırsız ve katil şebekesiyle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Bugüne kadarki bütün eylem ve faaliyetleri yakından incelendiğinde bunların ideolojik, siyasi, toplumsal her hangi bir amaç ve hedeften ziyade, ganimet adı altında talan ve hırsızlığa odaklanmış bir güruhla karşı karşıyayız. Bunun karşısında ise başta Kürtler, Araplar, Asuriler, Ermeniler ve bölgenin birçok toplumsal dinamiği hayatlarını ve yaşam alanlarını korumak için hızla örgütlenip silahlanıyorlar.
Bu çetelerin kullandıkları söylemler, yöntemler ve araçlar İslam’ın ilk dönemlerindeki çöl bedevilerinin yanı başlarındaki uygarlıklara karşı geliştirdiklerine atfedilse de daha çok Moğol ve Hunların Ortadoğu ve Avrupa kıtasına karşı geliştirdikleri talan seferlerine benziyor. Hiçbir toplumsal değer tanımayan bu çeteler 21.yüzyılın girişinde tarihin birikmiş bütün katliam ve talan yöntemlerini büyük bir gaddarlıkla uygulamaktan çekinmiyorlar. Başları kesilen insanlar, ipte sallandırılan küçücük çocuklar, tecavüze uğrayan ve cariye olarak pazara sürülen kadınlar bu çetelerin günlük eylem ve davranışlarını çok çıplak bir biçimde gözler önüne seriyor. Üstelik bu eylemlerini çağın bütün iletişim imkânlarını kullanarak dünyanın gözüne sokmaktan, büyük bir keyif alıyor gibiler. Aslında yarattıkları vahşet, bir korku projeksiyonundan başka bir şey değil. Kendi korkularını vahşet biçiminde üreterek topluma yansıtıp bir korku imparatorluğu yaratmak istiyorlar. Bu projeksiyonun ilk şokunda paniğe kapılan birçok toplumsal dinamik içine kurt dalmış sürü gibi paramparça olup kaçarken, bu talan ve hırsızlık sistemlerine karşı binlerce yıllık direniş geleneği ve kültürünün bilincinde olan direniş güçleri hızla organize olarak önce savunmaya ve direnişe geçiyor sonra, hızla karşı saldırıya başlıyorlar.
Şu anda Ortadoğu’da çatışan özünde son beş bin yılın iki temel dinamiği oluyor. Bir tarafta iktidarcı, devletçi ve mülkiyetçi sistemin en kural tanımaz, sınır bilmez radikal uçları ile buna karşı binlerce yıldır direnen demokratik toplumun komünal ve kollektif güçleri oluyor. ISIS’i organize ve finanse eden başlıca güçler olan Avrupa, ABD, Suudi Arabistan, Katar, Türkiye gibi yerel ve uluslararası güçler, toplum algısında hızla çözülüp buharlaşırken, binlerce yıldır iktidarcı, devletçi ve mülkiyetçi sistem karşısında direnen bin bir renkli toplumsal dinamikler hızla bir araya gelerek güçlü ve sağlam direniş formları oluşturuyorlar. Maxmur cephesinde dünyanın imparatoru Amerika ve onun ağa babası olan Avrupa ile onun yerel işbirlikçileri olan başta Türkiye ulus devleti, Katar ve Suudi krallıkları bütün meşruiyetlerini yitirerek anlamsal buharlaşmaya uğrarken, PKK gerillaları şahsında özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik ve komünal toplumsal hakikat, kendi zamanının ruhuna uygun formlar yaratarak direniş içerisinde hızla tarih sahnesine çıkıyor.
Bugün Ortadoğu çöl kızgınlığının ateş sıcağında kaynayıp duruyor. Toplumsallığın özüne saldırı anlamına gelebilecek her türlü düşünsel ve sistemsel dinamik hızla parçalanıp etrafını tahrip ederek savrulup dururken, binlerce yıldır bu saldırılar altında paramparça olmuş bütün toplumsal dinamikler hızla birleşerek zamanın ruhuna uygun formlara bürünüyor ve giderek toplumsal hakikatin sistemsel ifadesi haline geliyorlar. Ortadoğu’da erkek egemenlikliiktidarcıkültür ve zihniyetin aldığı son biçim ISIS denilen bu çetelerde ifadeye kavuşuyor. ISIS kendini bin bir kılıfa büründüren erkek egemenlikli iktidar sisteminin maskelerinden ve örtülerinden soyunmuş en çıplak halinden başka bir şey değildir. ISIS maskesiz Amerika, çıplak Suudi kralı ve pervasız Türk ulus devletinin soykırımcı gerçek yüzünden başka bir şey değildir. Sahnedeki ISIS çapulcularının sakallarını kesin, karşınızda bütün esmerliğiyle Barak Hüseyin Obama, Recep Tayyip Erdoğan, Nicolas Sarkozy, Suud kralı Abdullah el elel… bilmem kimi bulacaksınız. ISIS, maskelerini bir kenara atmış erkek egemenlikli, devletçi, iktidarcı ve mülkiyetçi bütün sistemlerin en çıplak halidir. Maxmur tepelerinde gerillanın vurduğu ISIS üyesi o hırsız şahsında kızgın güneşin altında kokuşup buharlaşan o cenaze erkek egemenlikli iktidar sisteminin cenazesidir. Elindeki BKC silahıyla güneşin kızgın ufkunda saldırıya geçen o kadın gerilla, dirilip ayağa kalkan ilk özgür insanın, yani ana tanrıçanın 21.yüzyıldaki form kazanmış halinden başka bir şey değildir.
Ortadoğu kaynıyor. İnsanlık dışı ve karşıtı devletçi kozmos bu ateşte eriyip buharlaşırken, Zağroslardan, Kandil dağlarından bembeyaz bir bulut gibi usul usul çöle yayılan Kürt gerillaları damla damla bu topraklara yeni bir yaşam ekiyorlar. Ortadoğu bir kaos aralığından geçiyor. PKK lideri Abdullah Öcalan yıllar önce bu kaos aralığını tanımlamış ve her kaos aralığından yeni toplumsal sistemlerin oluşum şansına dikkat çekmişti. ‘Böyle zamanlar, küçük girdilerin büyük çıktılar yarattığı zamanlardır’ demişti.
Kandil’den Maxmur çöllerine damla damla düşen bu yağmur taneleri bir sele, bir tufana gebe. Kaosun en yoğun zamanında ISIS çeteleri Sodom ve Gomorrah’a çevirirken bu toprakları, Nuh’un torunları bir tufan mayalıyorlar kirleri temizlemek için. Bu kaos aralığından damla damla biriken bir tufan çıkacak. Eşitliğin, özgürlüğün, komünalizmin otonom birlikleri rengârenk bir dünyanın parçaları olarak damla damla çölün orta yerindeki Maxmur üzerine yağıyor. Aşağıda Maxmur’da tufana tutulmuş sodom ve gomorrah; yukarıda Maxmur tepelerinde Nuh’un torunları ızdırap ve umutla izliyorlar bugünün kaosunu, yarının kozmosunu. Geminin güvertesinde sancakta elinde BKC silahıyla bir kadın gerilla silueti duruyor. Maxmur ufkunda kadın yeniden doğuyor bütün doğurganlığıyla…

No comments